Sanat Merkezi

• 4/4/2006 - UNUTMAYINIZ !

"Sanatsız Kalmış Bir Milletin Hayat Damarlarından Biri Kopmuş Demektir"

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 16/3/2006 - Atina Okulu

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/3/2006 - REALİZM-SÜRREALİZM

REALiZM (GERÇEKÇiLiK) VE DOĞUŞ NEDENLERİ

 

Barok anlatım, krallıkla birlikte gücünü yitirmiş, burjuva yönetiminin başlaması ile birlikte de gerçekçi biçimlendirme kendini göstermeye başlamıştı. Almanya'da bile klasisist-ideal ile ilgili fikirler ve romantizm gücünü yitirmişti. Hatta, Nazarener adı altın da tanınan Ortaçağ resmi ile dini heyecanı yenilemek isteyen kiliseci ressamlar bile, değerlerini kaybetmişlerdi. Roma'nin kahramanca ahlakını ve cumhuriyetini yenilemek isteyen görüş de iflas etmis; memur, endüstrici ve maliyecilerden meydana gelen gerçek bir devlet idaresi kurulmuştu. Esasen bütün Avrupa'da burjuva, yönetimde yerini almıştı. İngiltere'de de aristokrasi, büyük endüstri sahibi olmaya yönelmiş ve büyük burjuva haline gelmişti.İdealizmin büyük filozofları ile klasik şiirin temsilcileri yavaş yavaş sahneden çekiliyorlardı. 1831'de Hegel, 1832'de de Goethe ölmüştüu. Hegel'in öğrencisi olan Ludwig Feuerbach ile Karl Marx, yeni bir felsefenin yaratıcısı idiler. Feuerbach, ateizm ile materyalizmin temsilcisi olmuş, Karl Marx ise Hegel'in görüşü olan fikir mücadelesi yerine, sınıf mücadelesini savunmuş ve 1847'de Komünist manifesto'yu kaleme almıştı. Bunlar dünyanın yeni biranlayişa yöneldiğini gösteriyordu. Ayrıca Auguste Comte'un "Cour de la philosophic positive"! yayımlanıyordu. Comte, metafiziği tamamen reddediyor, yalnız akli olarak kavranabilen şeyleri kabul ediyor ve doğa bilimleri ile yöntemlerini öneriyordu. Pozitif ilimlere yönelmenin belirtileri aslinda daha önceleri başlamıştı. Örneğin 1783'te Mongolfier sıcak hava dolu bir balon ile yeryüzünden göğe yükseliyordu. 1802'de ilk buharli gemi,1803'te ilk buharlı lokomotif, 1809'da ilk telgraf kullanılıyor ve 1839'da da Daguerre fotografçılık alanında resmi pozitif kağıda geçiriyordu. Her buluş, zamanı ona ihtiyaç duyunca ortaya çıkıyordu. Fotograf, sanatçının subjektif tasarımından doğan resim yerine, objektifi ile önündekini saptıyordu. Fotografın keşfi ile Courbet'nin Paris'e gelip kendini "ilk Realist" olarak ilan etmesi aynı tarihtedir. Gerçekçi anlayıs. aynı fotografta olduğu gibi, doğayı sadık olarak aynen yansıtmaktan yanaydı. İdealistlerin yaptığı gibi gerçeği arıtmayı ve kuvvetlendirmeyi değil, olduğu gibi vermeyi,spekülasyon yapmayı değil, pozitif olarak göstermeyi istiyordu.Manzara da, C.D.Friedrich'te olduğu gibi, bir ruh halini değil, görünen ne ise onu belirtmeliydi. Artık madde, siir gibi değil,kendi durumu ile gösterilmeliydi. Böylece gözleme uyan bir gerçek ele alınacaktı. Alman gerçekci ressamı Hans Thoma: "Sanat,Tanrının yarattıkları ile yetinme ve memnun olmanın anlatımıdır"diyordu.

Hayatın neşe ile, inançla ve eleştirisiz, olduğu gibi kabulü, bundan önce hiçbir dönemde görülmemişti. Hayat dertsizdi. Hatta 1815 ile 1914 arasındaki savaşlar bile kısa ve dertsiz olarak sonuçlanmıstı. Bu dönemde kazanç da kolay oluyordu. Burjuvanın parolası "zengin olunuz" idi. Endüstrinin tehlikeleri de henüz kendini göstermemişti. Yani işçi sınıflarının teşkilatlanmaları ve makinanın insanları sınırlaması belirmemişti. Böylece problemsiz güzel bir dünyanın yansımasını sağlayan gerçekçilik, dertsiz burjuvanın durumuna da uyuyordu. Ancak burjuva, olduğu gibi değil, yıllarca kölesi olduğu aristokratlar gibi görünmek istiyordu. Doganın göründüğü gibi eleştirisiz anlatımı, burjuvayı bu özlem yüzünden tatmin etmedi. O, yükseltici, insana göz yaşı döktürücü, öğretici, yani kendi yüzeyselliğini göstermeyen bir resim istiyor, ancak onun sanat eseri oluşu ile ilgilenmiyordu. Böylece halkın arzusu ile gerçek sanatçı çalışması arasında ilk çatışma oluşuyordu. Bu uçurum tarihte önemli ve yeni bir olaydı.

Bu uçurum gerçek yaratıcı ile ihtiyaç giderici rutin işler yapan insanın ayrılmasına sebep oldu. İhtiyaç giderici, işini sahte ve yalana dayamıştı. Böylece ortaya Fransızların "Croute", Almanların ”Kitsch” dedikleri değersiz eser ortaya çıktı.Bu uçurum, gerçek sanatçı yanında adi işler yapan bir tipin doğmasına neden oldu. Bu çağa kadar sanatı ya da işçiliği olan eserler vardı. Ancak sahte ve yalana dayanan bir iş söz konusu olmamıştı. Sahte eser yapan ayrıca utanmaz bir kişi oluyordu.Anlaşıldığı üzere, Kiç (kitsch) yalnız estetik'e değil, aynı zamanda ahlaka da aykırı idi. Kiç'in doğmasının nedeni, el ile eser arasına makinanın girmesi idi. Diğer bir neden de, realizme yönelen sanat anlayışı oldu. Gerçekçilik, günlük olanın ifadesini ele aldığından, insanı yükseltecek değerlere, "katharsis" denilen temizliğe ve ıslaha, bir idealle yükselmeye, örnek sanata özlemi amaç edinmiyordu. Kaybedilen gerçek ideal yerine, sahte, hakiki olmayan eserlerle, güzele olan ihtiyacı gidermek yoluna gidildi. Ve günlük ihtiyacın üstüne çıkma amacı giderilmek istendi. Boylece sergilerde, oturma odalarında, salonlarda iç gıcıklayıcı, az ya da çok çıplak, tatlı bakışlı kızlar, Nymphe'ler, çıplak, güzel vücutlu evliyalarla ilgili resimler, Apollon kadar güzel İsalar, güzel delikanlılar, gözleri baygın bakan yaralı askerin başında, insanı baştan çıkaracak kadar güzel kadınları gösteren kompozisyonlar yapıldı. Bu çeşit resimler sergilerde büyük başarı kazandı. Bu dönemdeki Paris Akademisi'nin büyük ödüllerle kutladığı eserlerden bir tanesinin bile değeri olmadığı sonradan anlaşıldı. Louvre'daki XIX. yy. resim ve heykelleri de ilk kez 1900 yıllarından sonra yeniden değerlendirilip satın alındı. Esas degerli eserler ise, sanatçıları tarafından cesaret edilip sergilenemiyordu. Courbet juri tarafından reddedilmiş olan resimlerini 1855 ve 1867 yıllarında açılan Paris Dünya Fuarlarında sergiliyor ve özel bir pavyon tutarak kapısına "Realisme" (gerçekçilik) diye yazıyordu.Alman gerçekçi ressamı Menzel, gerçekçi yağlıboya eserlerini hiç sergilemedi. Hans von Marées ise, bütün eserlerini ancak birkaç dostuna gösterdi. Courbet'nin "Banyo Yapanlar" adlı tablosunu III. Napolyon kırbaçlamıştı. O sıralarda baston ve şemsiye gibi şeylerin sergilere sokulmasını yasak eden bir kanun bile çıkarılmıştı. Hans Thoma, toplumla hem anlaşmazlık içinde olunduğunu, hem de para temin etmenin mümkün olmadığını söylüyor,hatta bir resmin o devirdeki insanları bu denli hiddetlendirebileceği bügün akla bile gelemez diye yazıyordu. Manet için annesi-
nin bir arkadaşı:
"Öyle cana yakın bir çocuk ki. Ama yaptığı şey,hergün gördüğümüz şeyler" diyordu. Empresyonistler de aynen gerçekçiler gibi çok çektiler ve aç kaldılar. Bir sanat eleştirmeni Manet'den 80 franka satın aldığı bir resim için sonradan otuz bin frank kazanmıştı.
Görülüyor ki, halk ile gerçek sanat arasındakı kopmanın nedenini saptamak kolay değil. Çünkü sanat inanıldığı kadar devrimci görülmüyordu. Ayrıca bu kopmanın bir başka nedeni, halkın eskisi gibi homojen bir fikir ortamında olmaması idi. İlim ile halkın kültür seviyesi arasındaki fark da, XIX. yy.'ın ikinci yansından sonra çok büyümüştü.Ayrıca gerçekçi bir sanatçı ile Barok sanat arasında da fark vardı. Barok çağda izlenimlerin, gözlemlerin seçilmesi ve titiz kompozisyonu söz konusu olurken, gerçekçiler ve izlenimciler (empresyonistler) herhangi bir parçayi ele alıp değerlendiriyorlardı.XIX. yy. ressamları için bu, estetik bir yasantı oluyordu. Ve görülen şeylerin hepsinin estetik bir yönü olabileceği kabul ediliyordu.Aynen bütün toplum kişilerine, parlamenter çağda eşit değer verildiği gibi.

     Gerçekçi ressamlar

  Gerçekçi ressamların öncüleri arasında İngiliz Constable vardır.Almanya'da Ferdinand Kolbe (1740-1790) ve Karl Blechen de öncü gerçekçilerdir. Ayrıca Münih ve Marburg'da da küçük gerçekçi ustaların olduğu kabul edilmektedir. Örneğin Viyanalı Georg Waldmüller, Alpler'i ve Salzburg'u, gerçekçi anlatımlarında konu olarak keşfetmişti. Gündüz ışığı ve güneş de bu ressamda izlenimcilerden önce bulunmuştu. Adolf Menzel (1815-1905), ışığı ve güneşi gerçekçi ve izlenimci bir anlatımda kullanmıştı. Bu sanatçıyı,1839'da Paris'te sergilenmiş olan Courbet'nin gerçekçi isimleride çekmişti. Ancak o resimde ev içlerinin sıkıcı havasının, balkona açılan bir kapıdan giren ışıikla nasıl neşelendirildiğini ve hayat azandırıldığını anlamıştı. Dikkat edilirse böyle bir konuda önemli olan oda ya da ev içi değil, orayı canlandıran ışık olmaktadır. Ve bu ışık tesadüfi ve anlık bir izlenimi ortaya çıkarmaktadır. Böylece Barok'un, konstrüktif sağlam düzeni ortadan kalkmaktadır.

Fransızların resim mizacı, gözleme ve dünyevi, neşeli hayata yönelmiştir. Almanlar ise fikri yöne önem vermişlerdir. Bu bakımdan birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Fransızlar yanıcı renkleri sevmişlerdir. Camille Corot (1796-1875) gerçeği yakından gözlemleyen, ancak yer yer gördüğüne, ideali yansıtan Nympheleri de katan bir ressam oldu. Corot, "samimi peyzaj"ın da keşfedicisi idi.O, Poussin ve Claude Lorrain'in ideal manzara şemasından gerçekçi doğa resmini ayırdı ve onu gerçeğin gözlemine ve tesadüfiliğine bağladı. Üzüntüsüz ve sorumsuz dünyanın doğasını lirik bir duygu ile anlattı.

Corot, uzun seyahat yıllarından sonra Paris'te Fontainebleau yakınındaki Barbizon köyüne yerleşti. Bu köyde, 1830'larda yerleşen, mahrem ve samimi peyzajların ustası olan ressamların meydana getirdiği "Barbizon Okulu" kurulmuştu.

Bu sanatçılar, Romantizmin patetik konuları ile ideal manzaradan kaçıp, kendi halinde olan doğa köşelerini ele alıyorlardı. Örnek aldıkları ressamlar ise Ruysdael, Hobbema ve İngiliz Constable gibi sanatçılardı. Resimlerini doğrudan doğruya boyuyorlar,ancak galeri tonları ile çalıştıklarından, izlenimcilerden ayrılıyorlardı. Bu sanatçılar kolonisinin şefi Theodore Rousseau (1812-1867) idi. Onun yanında Jules Dupré, Charles Daubigny, hayvan ressamı Constanstin Troyan, İspanyol Narzisse Diaz ve 1849'dan sonra da Jean François Millet (1818-1875) gibi sonradan önem ka-
zanan gerçekçi ressamlar vardı. Millet bir köylü ailesindendi. Kır hayatını seviyor, kahramanlarını da köylüler ve çobanlar arasından seçiyordu. "Yüce olana ulaşmak gerekir" diyen Millet, toprağın haykırışını (Cri de la terre) ifade ediyordu. Bu, XIX. yy.'daki sosyal eğilimin, yani alnının teri ile yaşayanların resme girişini gösteriyordu.

Gerçekçi, daha doğrusu doğacı (naturalist) akımın önemli temsilcisi Custav Courbet (1819-1877) oldu. Gerçekçi anlatım kavramı, aslında naturalist gözlemin yanlış değerlendirilmesinden oluşmuştu. Çünkü doğanın göründüğü gibi ifade edilmesi, doğanın gerçeğini vermiyordu. Ve gerçekle, yüzeydeki görüntünün karıştırılması, resmi gerçekten uzaklastırıyordu. Bu ilgi çekici durum,gerek Barbizon Okulu'nun, gerekse Courbet'nin gerçekçi olmadıklarını ve naturalist bir anlatımla resimlerini yaptıklarını gösterir.Bu nedenle gerçekçilik, aslında gerçeği yüzeysel görüntüden ayırmakla mümkün olmaktaydı ve çok sonraları bu husus anlaşılacaktı.

Courbet, ihtilalci bir ressam olarak sanat tarihinde yer alır.1871 "Commune Ayaklanmaıi"na katılmış, politik bir manifesto yayınlamış ve 1. Napolyon adına dikilmiş Vendome Sütunu'nun yıkılması için yapılan harekete iştirak ettiğinden, takibe uğraması sonucu kaçtığı İsviçre'de ölmüstür. 1851'de yaptığı "Taşkıranlar" ile "Ornan'da Gömme Töreni" (1850) adlı kompozisyonları, hep sosyalist görüşü yansıtan resimler olarak kabul edildiler. Courbet'nin kabul edilişi, Almanya'da açılan sergileri (Münih, 1869) ile oldu. Onun eserleri arasında figürlü kompozisyonlar, manzaralar, hayvan, orman ve deniz resimleri form ve lokal renk bakımından sağlam bir gözleme dayanır. Ve bu gözlemde ışık-gölge yer yer görülmekle birlikte, nesneler detaylılıkları içinde gösterilmekten çekinilmemistir. Fakat boya sürülüşü XVII. yy. Hollanda ve XIX. yy. Fransız Romantiklerinin renkli boya hamurunu aynen benimsemiştir. Bu bakımdan bu subjektivizm, bütün doğacı gerçekçiliğe rağmen, Courbet'nin resimlerine girmiştir.O, Delcroix'nin heyecanlı, şiddetli, bağıran Romantik figürlerine  karşın,  örneğin  Ornan'da  Gömme  Töreni' nde  sükun   içinde  duran   insanları  resme sokmuştu. Eleştirmenler bu yüzden Courbet'nin resimlerini, duygusuz ve aptalca olarak nitelediler. Aynı döneme rastlayan Flaubert'in "Madam Bovary" adlı naturalist romanı da aynı eleştiriyi almıştı. Courbet, "Gerçek, iste güzel olanşey" diyordu. Bu anlatım, halkın pudrasız, boyanmamış gerçek yüzünü yansıtabilirdi. Ayrıca Courbet'nin resimlerinde eski ustaların, titiz düzenli kompozisyonu da yoktu. Courbet bu anlatımı İspanya'nın gerçek gözlemcileri olan Zurbaran ve Velazquez'den yararlanarak çıkarmasına rağmen, onlarla "Messieurs du Louvre" (Louvre Müzesi'nin efendileri) diye alay ediyordu. Fransız sanatcılarının belki en güçlü yönü, devrimlerini gelenek üzerine oturtabilmeleridir. Courbet de boya kültürünü tamamen eski ustalardan edindiği sonuçlara bağlamış, ancak kendi gözlemini değerlendirmişti.

Alman naturalist sanatçıları arasında da Hons Thoma (1839-1924) da görülür. Ancak o da bir romantiktir. Onun sair tarafı sonradan ressam yonüne ağır basmış ve bir çeşit romantik duygulu resimler yapmıştı. Aslında Almanların tek gerçekçi naturalist ressamı Wilhelm LeibI (1844-1900) idi. Bavyera Alpleri'nde köylerde yaşayan bu sanatçı, daha çok köylü figürlerini ele alan bir karakter ressamıydı. Hiçbir duygusal katkıda bulunmadan gördüğünü saptıyordu. "Kilisede Üç Kadın" adlı resmi bu tarafsız, gördüğünü boyayan sanatçının fikrini belli eder. "İnsanları olduğu gibi resmedince, ruh da esasen orada olur" diyordu. Gene "Doğanın sunduğu incelikleri, mümkün olduğu kadar kesin yansıtmak" onun amacı idi. Resimde becerikli oluşun, gerçekleri yansıtmada zararlı olduğunu söylüyordu: "Ben hiçbir zaman profesör olmadım ve olmayacağım, fakat benim resimlerim profesör olacaklardır" diyordu.

Bir fikirden hareket eden Klasisistler ve Romantikler, 1830 yıllarında güçlerini yitirmeye başlamışlardı. Fransa'da Courbet tarafından öncülüğü yapılan Realizm (daha doğrusu Naturalizm), görülenden hareket etmiş ve resme sanatçı fikrinin sokulmasından uzaklaşmıştı. Ancak bu naturalistlere itibar edilmemişti. Buna karşın 1870 yıllannda, sanat eleştirmenlerinin tuttukları idealist bir anlatımı sürdüren sanatçılar ortaya çıktı. Fransa'da Puvis de Chavannes (1824-1897) naturalist anlatıma karşı çıkmakla birlikte ondan yararlandı. Ve rengin şehevi çekiciliğini de reddetmedi. Ancak bunlara geleneksel Fransız mizacının isteği olan açık ve titiz kompozisyonu kattı. Bu titiz kompozisyonu o büyük duvar resimlerinde değerlendirdi. Resmi yapılar için bir çeşit duvar resmi geliştirdi. Ancak bunları fresko olarak değil tuval üzerine yaptı. Chavannes'in resimleri gerçekçi anlatımı ideal kompozisyonla birleştirdiği gibi, naif bir safliğa da önem verdi. Formları sadeleştirdi ve dekoratif anıtsal bir duyguyu XIX. yy.'ın resmine soktu.

Almanya'da da aynı yönde bir anlatım dikkati çekti. Anselm Feuerbach (1829-1880) gerçekçi ressam Leibl'ı detaya gömülmüş bir ressam olmakla itham etmiş ve "eğer sanat hayatı kopya ederse,bizim ona ihtiyacımız olmaz" demişti. Bu nedenle Antikite'nin tiplerini kendine yükseltici konular olarak almıştı. Hans von Marées (1837-1887) de ideal yetkin bir anlatım tarzı aradı. Ve insan vücuduna mimari bir yapı gibi anıtsal ifade vermeye çalıştı. Form,onun sanatı için amaç oldu. Kendine özgü konular olarak da Yunan mitolojisinin tiplerini aldı. İsviçreli Arnold Böcklin (1827-1901), Italya'da görüp benimsediği Homervari yaşantıyı doğacı bir gözlemle canlandırdı. Böylece efsanevi bir hava eserine girdi."Dalgaların Oyunu" adlı (1885) kompozisyonunda efsanevi yaratıkların neşeli, dramatik, ideal havasını yansıtır. Böcklin, tanrısız yeni dünyanın katı atmosferiyle sanatçının heyecan verici duygusunu kaynaştırarak müzelere layık eserler yapıyordu. Kompozitör Richard Wagner de Almanların tarihten önceki tanrılar ve kahramanlarla ilgili mitolojik havasını sunuyordu.

Böcklin'de romantik akımın boya sorunları, Klasisizm'in yalama düz fırça sürüşleri ile çözümlenmişti. Ayrıca konuları da Romantikler'inki gibi geçmişin ya da tiyatronun sahneleri idi. Demek ki idealist akımın resmi, İngres ya da David döneminin ideal resmi değildir. Bu arada oluşan boya kültüründen yeni yansımalar ideal resimde yerini almıştı. Bu nedenle her geriye dönüşte, eski idealin aynen alındığı görülmüyor ve yeni kültür gelişimlerinin yansımalarına engel olunamadığı anlaşılıyor. Bu husus Eski Mısır uygarlığından bügüne değin daima gözlemlenmiştir. Ve eski, her geçen gün, yenilerin etkileri ile bünyesine kimi unsurlar almakta ve kimi unsurları da terk etmektedir.

 

  Yeni-Gerçekçilik

 

Chirico ve Carra'nın Avrupa'nın modern ressamlarının soyut resmi yapmakta birbirleriyle yarıs ettikleri bir dönemde Antik atmosferi tuvallerine sokmaları insanı şaşırtır. Fakat hemen hemen 1919 yıllarına doğru Picasso'nun İngres'i hatırlatan resimler yaptiği, André Derain'in klasik bir gerçekçilik karakteri olan resimler boyadığı bilinir. Bu sıralarda bir kısım Alman ressamının "pozitif gerçeğe"  döndüğünü  görüyoruz.   Birkaç     Alman    ressamı:  "Georges   Schrimpf (1889-1938), George Grosz (1893-1959), Otto Dix (1891-1969), Alexander Kanoldt (1881-1938), vb. yeni "pozitif anlaşılabilen bir gereğe" döndüler. Bu anlayışa "Neue Sachlichkeit" (Yeni-Gerçekçilik) denildi. Buna ayrıca "Büyüleyici Gerçekçilik" de denir. Yeni-Gerçekçilik esyayı temsili olarak gereğinden çok açık bir kesinlik ile tekrar değerlendirir. Bu bakımdan Yeni-Gerçekçilik hem Ekspresyonizme, hem de Empresyonizme karşı bir tepki sayılır. "Büyüleyici Gerçekçilik"'in amacı, burjuva gerçekçiliğinden uzak, gerçek bir resme ulaşmak için çalışmakır. Bu anlayış, insana dehşet veren bir gerçekçilik kaygısı ile olanaklı idi ve aldatıcı görünüşün arkasında kalan gerçeklere ulaşabildiğinden, büyüleyici bir karaktere de sahipti.Birinci Dünya Savaşı sonrasının sosyal durumu üzerine saldırgan eleştiri yapan Yeni-Gerçekçilik ressamları hiçbir açıklıktan çekinmeden bir gerçek-üstücülük yapıyorlardı ve doğa biçimini reddetmediklerinden Nazi Almanyası'nda da ilgi görebiliyorlardı.

1920 ve 1930 yıllan arası, Birleşik Amerika'da da nesnenin eski itibarını reddetmeyen "Régionalisme" ve "Précisionisme" akımları, olumlu yakınlık görüyorlardı.Gerçekçi resmin yeniden eski geçerliığini alması için, kendilerine "L'homme témoin" diye ad takan genç bir Fransız sanatçılar grubu tarafından bir deneme de yapıldı. Bunların en yeteneklisi (1928 doğumlu) Bernard Buffet idi ve varoluşçu bir felsefe ile Hıristiyanlık heyecanı onların kuvvet oluyordu. Bernard Buffet, serbest deseni ve boyası ile ani olarak parlamış, "jeanne d'Arc" adlı kompozisyonları ile kişisel bir anlatım tarzı bulmuştur. Son resim lerinde ilk çalışmalarının ince duygululuğu yoktur. Bu sanatçının resimlerinde bir iç burukluğu ve melankoli ilgiyi çeker.

 

SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)

 

Yüzyılımızın başından bu yana resim sanatı, yeni atılımlara tanık oluyordu. Doğaya bakmakta devam eden, fakat doğa renklerini taklit etmeyip ekspresyonist tarzda rengi kullanan Fovlar, Alman Ekspresyonistlerinin yanında yer alırlar. Ancak daha önce de söylediğimiz gibi Ekspresyonistler gözlerini doğadan ayırmışlardı.Bu iki akım da, renk bakımından birer atılım yaptılar. Kübizme doğa nesnesini parçalamak onuru düştü. Kübizm renk sorunları ile uğraşmamıstı. Fakat objenin soyutlaştırılmasına başlamıştı. Fransız ve İspanyolların bu ortak buluşu, bütün Avrupa sanat çevrelerinin ilgisini çekmişti. Bu yüzyılın başından bu yana, önemli bir sanat merkezi olmaya başlayan Münih'te "Der Blaue Reiter"in Ekspresyonizmi, Kandinsky'nin kişiliğinde objeyi resimden tamamen çıkartacak kuvveti bulmuş ve nesne, ilk kez resim sanatından atılmıştı. Bu suretle Avrupa'da çeşitli sanat baskentlerinde, soyut sanat kuvvetlenmeye ve yayılmaya başlamıştı. Fakat ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra tanınmış, sanatçılarda, doğaya dönüldüğü gözlemlendi. Esasen Fütürizm, doğa biçimini reddetmiyordu. Bunun yanında "Yeni-Gerçekçilik" ve Picasso'nun 1920 yılına doğru yaptığı    çalışmalarda, nesne anıtsal bir kuvvet kazanıyordu. 1924 yılında Sürrealizm de, bilinçaltındaki olaylar sırasını keşfetti. Bu, ruh aleminin gerçek anlatımına götüren bir yolu gösteriyordu.

Geçmişte, bilinçaltından raslantıya, düşe, sayıklamaya, cinnete giden alışılmamış ruhsal durumlardan artistik hayaller meydana getiren Sanatçılar görüyoruz. Leonardo da Vinci, Botticelli, Bosch,Brueghel, Blake, Goya bunlar arasında sayılabilir.

Edebiyat alanında da Marki de Sade, Lautrement, Rimbaud gibi sanatçıları, Sürrealistler kendi ataları olarak göstermişlerdir.

Dadaizm, Metafizik-resim, Yeni-gerçekçilik gibi sanat anlayışları, bu akıma öncü oldular. Dada olayı, tahrip etme kuşkusu içinde kendini tükettiği halde, Sürrealizm hemen hemen bilimsel biçimde bilinçaltının sırlı gücünü incelemeye ve yeni bir artistik duygululuğa yol açmayı deniyordu.

Dadaist yumurtadan çıkan Sürrealizme bu adı Guillaume Apollinaire vermiştir. Dadaizm gibi Sürrealizm de her şeyi yok etme niyetindedir. Avrupa'nin bütün değerleri (dinsel, ahlaki görüşler, aile anlayışı, milli devlet sistemi) yıkılmalıdır. Mantığın yerini Freud'un bilinçaltı, düs, sayıklama ve çıldırma hali almalıdır. Bu iç hayatın devleti üzerinde, "libido"nun şehvet arzusu egemendir.

Sürrealist manifesto 1924'te yayımlanmıştı. Bu manifesto, Sigmund Freud'un etkisi altında kaleme alınmıştı ve çevresine fikirleriyle büyük bir etki yapan Andre Breton'a aitti. Breton, Louis Aragon ve Philippe Soupault, "Literature" adındaki dergileri ile Dada hareketini destekliyorlardı. Fakat 1920'de Andre Breton, Dada hareketi ile ilgisini kesti. Paul Valery ve sair olarak çok takdir ettiği Apollinaire ile dost olan Breton, sanatta nesneye çok az değer verilmesini savunuyordu. Sürrealist programın klasik tanımını "Revue Surréaliste"de (1925) yazdığı yazısında şöyle açıklıyordu: "Sürrealizm, saf psikolojik iradesizlik olup, bunun vasıtasıyla, sözlü, yazılı ya da tamamen başka bir biçimde, gerçek düşünce fonksiyonunun anlatımı tasarlanır. O, her türlü düşüncenin kontrolünden uzak, her çeşit estetik ya da ahlaki koşulların dışında hareket eder. Sürrealizm, şimdiye dek ihmal edilmiş düşünce yapısı sırasının üstün gerçeğine, fikrin mutlak gücüne, düşüncenin menfaatsiz oyununa inanmaya dayanır. Sürrealizm diğer bütün ruhbilim teorilerini çürütmeye uğraşır ve kendini onların yerine, en gerçek problemlerin çözülüşü için koymak ister." Gene Breton: "plastik sanat eserinin bütün gerçek değerlerin tam bir gözden geçirilmesi gereğine (bu hususta bütün düşünürler aynı kanıya sahiptirler) uymak için, kendini bir biçimlendirmeye tabi tutması gerekir ya da sanat eseri var olmayacaktr"diyordu.

Sürrealizmin amacında, edebi ve artistik bir okul olma iddiası yoktu. Bu akım, ilk sezgi döneminde, deneysel yoldan bilimsel sonuclara ulaşmak istiyordu. İkinci döneminde "Phase raisonnante"(akli dönem) kendini sosyal devrimlere uydurmak istiyordu. Her iki   çabalama    da   sonuç   vermedi.   Breton da,      bilimsel araştırmanın  sanat lehine önemini yitirmesinden, 1929'da yazdığı Sürrealizmin ikinci manifestosunda şikayet ediyordu.Biçime değgin problemler, sürrealist sanatı ilgilendirmez. İçeriğe değer veren sanat olarak bu akım, Empresyonizmden bu yana yasak edilen edebiyatı, boya sanatına yeniden sokmuştu.

Sürrealizm ile, alışkın bulunulan aklın kurduğu evren yanında, insan hayal gücü, içe-doğma ve akli olmayan dünya, yararlanılacak, fethedilecek dünya olarak ortaya atılıyordu. Andre Breton,bu birbirinden biçimde farklı olan dünyaların kaynaşması için şunlan yazıyor: "Ben, birbirinden bu kadar zıt şekilde farklı olan iki durumun - hayal ve gerçeğin - gelecekteki çözümlenmesine, gerçeküstünün (surrealité) bir çeşit gerçek olarak çözümleneceğine inanıyorum."

Gercekten alışkın  bulunulan  gerçeğin  objesi, eğer  alışılmamış sentezler ve diğer şeyler ile bir arada görünürlerse, son derece ender etkiler ortaya çıkarırlar. Novalis: "En yabancı şeyler, bir yer, bir zaman, ender şekilde bir araya getirilirse, acayip bütünler ve kendine özgü bağlantılar doğar" diyordu.

Sürrealist için yetenek söz konusu değildir. Jacques Maritain'e göre Sürrealizm, "sihirli olan ruhsal mekanizmanın vecd içinde hürriyete kavuşmasının bir örneğidir." Gene Maritain'e göre Sürrealizm "resim uyuşturucu maddesinin ihtirasla kullanılmasıdır."

Sürrealist resim sanatında önemli bir rol oynayan mantıksızlık en çok acayip biçimli radyo düğmelerinde ya da sık sık sözü edilen "bir şemsiyenin bir dikiş makinası ile, tesadüfen ameliyat masasında karşılaşması"nda ortaya çıkmaktadır. Max Ernst, öğeler ne kadar keyfi olarak bir araya gelebilirse, eşyanın kısmi ya da tam olarak başka bir biçimde anlatımının o oranda olanaklı olduğunu yazmaktadır.

Paris'ten bütün dünyayı saran sürrealist resmin temsilcileri çeşitli uluslardandır. Fransızlardan, Fransız Sürrealistlerinin akıl hocası Yves Tanguy, (1900-1955) aslında gemici tayfasıdır. Onun resimlerini Andre Breton çok övmüştür. Amatör olan bu ressamın resimlerinde dünyaya aralıklardan bakılır. Onun yanında Pierre Roy (1880-1950) ve Felix Labisse insanı deli edecek bir kesinlikle uygulanmış resimlerinde hastalıklı agaçları, gözlerinin üzerinde saçlar çıkmış kadınları ve böcek bünyesine dönüşmüş kadın vücutlan ile, insanda iğrenme ve nefret duygulan uyandırırlar.

Belçika'da da Rene Magritte ve Paul Delvaux sürrealist resimleri ile tanınmıştır. Rene Magritte kabaca çiftleşme resimleri yapmıştır. Delvaux ise insanı rahatsız eden bir kaypaklıkta çalışılmış çıplak kadınlar ile giyinmiş erkekleri antik binaların sütunlu kemerleri arasında dolaştırır.İtalyan Sürrealistleri arasında, Giorgio de Chirico ile kardeşi Alberto Savino da sayılırlar. İtalya'da Sürrealizm meyvesini vermemiştir. İspanyollardan 1925'ten 1927'ye kadar bu akımın etkisi altında eserler vermiş olan Picasso vardır. Onun yanında, Miro ve Salvador Dali bu alanda önemli bir yer edinmişlerdir.

Alman Sürrealistleri arasında Max Ernst önemli bir kişidir. Sürrealistler Paris'teki sergilerinde Paul Klee'yi de aralarına almışlar bu suretle onu kendilerinden saydıklarını göstermişlerdir

 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/3/2006 - MANİYERİZM

MANİYERİZM (Özenticilik)

 

            Maniyerizm deyimi ilk olarak Alman Sanat tarihçileri tarafından Rönesans ile Barok arasında gelen sanatçıların eserleri için kullanılmıştır.Daha doğrusu Geç Rönesans ile Barok üslup arasında bir geçiş üslubu olarak da kabul edilmektedir.Kelime manası olarak İtalyanca “üslup” anlamına gelmektedir.Osmanlıcada da “tasannuculuk” sözcüğüyle karşılanan terim “yapmacıklı üslup” anlamına gelmektedir.Maniyerizm saray çevrelerinde çok tutulan “incelik ve zerafet” sanatıdır;değişik zevklere,paradokslara düşkündür.Yapmacıklığa,bazen aşırılığa hatta acaipliğe kaçar.Ressamlar biçimleri uzatırlar;dördül şekillere,ışığa,garip konulara eğilim gösterirler.Bir sıkkınlık,tedirginlik havası yaratırlar.

            Maniyerizm klasik bir üsluptur,ancak kurallı klasik öğelerin özgün anlamlarını,oran ve ölçüleri “bilinçli olarak” bozmuş ya da değiştirmiş olmasıyla klasik anlayıştan uzaklaşır. “Yenilik arayışı”,Maniyerizm’in önemli niteliklerinden biridir.Maniyerizm bir son dönem Rönesans üslubuydu;üzerinde temellendiği bütün inançların klasik çağ otoritelerinden seçme mecazlarla desteklenebilmesi önemli bir noktaydı.Fakat klasik çağdan kalan eserler yeni bir anlayışla inceleniyor,kural dışı biçimler ,karmaşıklık,güzellik unsurları özellikle öne çıkarılıyordu.Vasari’den başlayıp Bronzino,Daniele da Volterra,Francesco Salviati’den geçerek Bassano diye anılan Jacopo  da Ponte’ye kadar uzanan sanatçılar,aristokratlara seslenen,amaçları açısından daha az kaygı verici,ama ilk döneminkinden daha çok soğuk,ayrıca doğallıktan uzak,yapmacıklı bir özenticiliğin oluşmasına katkıda bulundular.

            Maniyerizmin özellikleri:abartılı uzunlukta küçük başlı,çok hareketli,hacimli olarak çok yuvarlaklaştırılmış figürlerdir.Bu figürlerin bastıkları zemin ile ilgileri yoktur.Havada uçuyor gibidirler.El ve ayakların ne yaptıkları belli değildir.Yüz ifadelerinden rol yapıyorlar sanılır.Resim yüzeyinin ahengi için mantıklı olmayan bir vücut kompozisyonu görülür.Bu anlayışın temsilcileri aynı zamanda Barok sanatın öncüleri olarak kabul edilir.Yüzlerde huzursuzluk,insan içi üzüntülerinin aşırı ifadesi önem kazanır.Pontormo,Bronzino,Parmigianino,Tintoretto,El Greco gibi ressamlar Maniyerizmin önemli temsilcileridir.

            Vasari’nin hem Giotto’nun eski sanatını,hem de Leonardo da Vinci’nin yeni sanatını belirtmek için kullanmasından sonra,maniyerizmin türetilmiş olduğu Maniera terimi 17.yy’da açıkça aşağılayıcı bir anlam yüklendi.Giovanni Pietro Bellori bu terimi,başlıca istekleri,büyük ustaların çalışma tarzını yetkinleştirmekten öteye gitmeyen ressamların sistemli bir biçimde Michelangelo ve Rafaello’yu taklit etmelerini kınayarak belirtmekte kullandı.Söz konusu terimin aşağılayıcı anlamdaki kullanımı birçok Fransız sanatçı tarafından da benimsendi.Aynı anlayış içinde Luigi Lanzi 1792’de İtalyanca Manierismo terimini kullandı;bu terim 1925’e kadar,yani karmaşık maniyerizm kavramının derinlemesine incelenmesine ve böyle nitelenerek küçümsenen yapıtların yeniden değerlendirilmesine başladığı tarihe kadar aşağılayıcı anlamını korudu.Günümüzde 1515-1620 arasında,bütün Avrupa’da bu doğrultuda gerçekleştirilmiş olan yapıtların çoğunun,özenticilikle,klasisizmin ulaşmaya dayandırdığı ve klasik saydığı değerleri birbirine ters düşüren bir gariplik beğenisini ve ince bir yapmacık anlayışını yansıttığı anlaşılmıştır.1520’den hemen sonra Roma’da sanat koşulları maniyerizmin gelişip serpilmesine çok uygundu.Rafaello’nun öğrencisi bir gurup genç sanatçı,Rosso Fiortino ve Benvenuto Cellini gibi Floransa’lılar ile Girolamo Parmigianino gibi Kuzey İtalyalılar,kendi aralarında rekabet,Rafaello’nun son eserinde görülen nitelikler ve Michelangelo’nun Floransa’daki bu dönem çalışmaları,yenilik ve fantezi dolu desenleri,doğadan uzak,hoş ve ince heykelleri,kuraldan çok serbestliğin gittikçe ağır bastığı mimarisi nedeniyle beceri ve ustalık gösterisini ölçü alan bir tavra itildiler.

            Resim dalında,Rönesans’ın dinginlik,dengelilik,yalınlık,zihinsellik gibi üsluba “klasik” niteliğini kazandıran özellikler üzerinde yoğunlaşmış olmasına karşın,maniyerizm,tüm bu özelliklerin daha da incelmiş ve çok özel durumlarını anlatmayı amaçlamış; “yeni”yi , “olağandışı” yı aramış ve üsluplaşmadan çok bireyselleşmeyle sonuçlanan bir yolu seçmiştir.    

                                                                                                 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/3/2006 - KISACA SANATIN GELİŞİMİ

YUNAN SANATI

 

 

Yunan sanatı, Yunan  kabilelerinin  MÖ. 2000’in başlarında  kuzeyden  gelerek Yunan yarımadasına yerleşmelerinden, MÖ. 31’de   Roma   egemenliği dönemine  kadar  süren  dönemi  kapsayan sanattır.

 

 

DÖNEMLERİ

         MÖ.5000 - MÖ.1500 Prehistorik Dönem

         MÖ.1500 - MÖ.1100 Miken Sanatı

         MÖ.1100 - MÖ.  700 Geometrik Dönem

         MÖ.  700 - MÖ.  600 Doğululaşma Dönemi

         MÖ.  600 - MÖ.  500 Arkaik Dönem

         MÖ.  500 - MÖ.  330 Klasik Çağ

         MÖ.  330 - MÖ.    31 Helenistik Sanat

 

Yunan sanatı asıl olarak M.Ö. 8.yy sonlarındaki doğululaşma dönemindeki gelişmelerle birlikte başlar.Bu dönemde ticaret sebebi ile doğu ülkeleri ile ilişkiler artmış sanatta özellikle Suriye’den etkilenilmiş yeni biçimler ve eğilimler ortaya konulmuştur.Yunan sanatında sanatçı doğu ülkelerinden gelen etkileri kopya etmemiş kendi sanatına bir uyarlama çabası içine girmiştir.Kamusal mimari ve heykel çalışmalarına M.Ö. 7.yy ortalarında rastlanır.Bu gelişmeyle birlikte arkaik dönem başlar.Arkaik dönemin en önemli ürünleri Kore ve Kouros adı verilen kadın ve erkek heykelleridir.Bu heykellerde Frontal duruş* hakimdir ve Mısır sanatını çağrıştırır.Heykellerde Yunan sanatının Mısırdan etkilendiği bir gerçektir.Mısır heykelinde frontal biçimleme özellikleri bir araştırma çabasının ürünleri değildir;aksine bunlar kesin biçimle saptanmış kararlı bir üslubun örnekleridirler ve Mısır tarihinin sonlarına dek sürer.Oysa arkaik Yunan heykelinde söz konusu olan şey ileride geliştirilecek bir naturalist davranışın ilk ve doğal olarak henüz olgunlaşmamış erken ürünlerini verme çabasıdır.

Mimarlık alanında ilk gelişmeler M.Ö. 6.yy başlarında ana yapı malzemesi olarak kesme taşın harçsız bir şekilde kullanılması ilk başlar.En erken örneklerinden başlayarak Yunan mimarlığının temel uğraş alanı tapınak yapımıdır.Bir Yunan tapınağının ana bölümünü Naos** oluşturur.Parthenon (bütün tanrılar) adı verilen bu tapınakların etrafını Peristil denilen  (antik mimarlıkta tapınak yada avlunun çevresini dolanan sürekli sütun dizisi) tiplerine göre değişebilir sayıda sütunlarla çevrili ve bu yapı Krepis denilen basamaklı bir podyum üzerinde yükselmekteydi.İbadet için toplanan cemaatin tapınağın içine girmesi gerekmediğinden tapınağın mimari düzeni dış mekana yönelik olarak biçimlenmiştir.Bu sebeple Yunan mimarlığında ana sorun bir kitle yaratma çabası olmuş,bir anlamda heykelsilik mimarın ana amacı olmuştur.Yunan mimarisinde kullanılan sütunlar bir taşıyıcı sistem olmakla birlikte temel formu kadın ve erkek vücut ölçüleridir.Yunan sanatçılar için evrenin merkezini insan teşkil eder.Bütün ölçüler insandan çıkar.Dolayısıyla mimaride olduğu gibi heykelde ve hatta tanrılarında bile form insan biçimlidir.Mimaride kullanılan Dor (M.Ö. 630) adı verilen erkek vücut ölçüsünden ortaya çıkarılan sütun şekli, İyon adı verilen (M.Ö. 600) kadın vücut ölçülerindeki sütun şekliyle sürmüş ve bir hikayeden etkilenen mimarın Korint (M.Ö. 5.yy) düzeninde sütunlar yapmasıyla mimari zenginlik artmıştır.

 

 

­­­­­­­­­­­­­­­­­­­*  Frontal duruş(Alınsallık): Sanat yapıtında insan vücudunun ve özelliklede omuzdan yukarısıyla başın tam ön cepheden betimlenmesi durumu.

          ** Naos: Yunan tapınaklarının kült objelerine ve tanrı heykeline tahsis edilmiş ve içine yalnızca rahiplerin girebildiği en kutsal bölümü. 


   

            Helenistik çağa kadar olan sürede tapınak dışında önemli anıtsal kamu yapıtları gerçekleştirilmemiştir.Stoa*, Bouleuterion**, Gimnasium*** ve Amfi tiyatro gibi yapılar Helenistik çağda ortaya çıkan yapı tipleridir.Bu yapılar Agora adı verilen (kamusal yönetimsel ve ticari merkezi niteliğinde olan alan) bir alan çevresinde toplanmıştır.

            Klasik dönemde konutlarda estetik kaygı aranmamış genelinde avlulu çözümler yapıldığı görülmektedir.

Klasik Yunan heykeli tarihteki ilk gerçekçi sanat yönelimi olarak M.Ö. 5.yy başlarında belirmiştir.Kendilerinden önceki tüm uygarlıklardan farklı biçimde,Yunanlılar doğal gerçekliğin sadakatle yansıtılması sorununa öncelik vermişlerdir.Tanrılar bile bu sanatta anatomik açıdan normal insanlardan farklı bir biçimde ele alınmamışlardır.Yunanlı sanatçılar eserlerinde belirli ölçüde bir ülküselleştirmeye gitmişler hatalarından dolayı yılmamışlar cesurca eserler vermişlerdir.Gerek erkek gerekse de kadınlar heykellerde genç ve sağlıklı bir görünüm ve atletik bir vücutla betimlenmiştir.Yüz ifadeleri endişesiz ve sakin bir görünümdedir.Bu açıdan bakıldığında klasik Yunan heykelini tümüyle gerçekçi olmaktan çok,ülküsel bir insan tipini yansıtma konusunda gerçekçi saymak mümkündür.Yunan heykeli her an görülebilen olağan insanı değil olası fakat çok zor rastlanan ülküsel insanı betimlemiştir.

Yunan resim sanatı ile ilgili elde herhangi bir örnek bulunmasa da heykeldeki gibi bir başarının resimde de olduğu varsayılmaktadır.Yinede tarihteki ilk halk sanatı sayılan vazo resimleri Yunan resim sanatına bir nevi örnek teşkil edebilir.

 

 

*   Stoa:Tek yada iki katlı,çatılı,uzunlamasına gelişmiş bir plan düzeni gösteren antik yapı.

         **    Bouleuterion:Antik Yunan’da Kent meclisi binası.

       ***    Gimnasium:Spor etkinliklerinin ve beden eğitiminin yapıldığı yapı.

 


ROMA SANATI

           

 

         Yaklaşık MÖ.100 yılından MS.300’e hatta Geç Antik dönemde sayılırsa MS.500’e dek devam eden,İtalya’dan başlayarak tüm Akdeniz’e yayılan sanattır.Roma sanatı Yunan sanatının bir devamı,taklitçisi yada yozlaşması biçiminde değerlendirilmiştir.

 

         Mimaride Yunan mimarisini geliştirerek yeni taşıyıcı sistemler kullanmışlardır.

         Heykelde portre alanında önemli ve gerçekçi görünen eserler vermişlerdir.

         Heykellerinin konusu,Yunan heykellerinin taklidi ve yunan mitolojisidir.

         Duvar resmi,mozaik ve ahşap pano üzerine bir tür tablo resmi yapmışlardır.

         Sanatçılar perspektif ve mekana önem vermişlerdir.

 

 

 

Roma’nın sanat alanındaki en önemli katkısının mimarlıkta olduğu söylenebilir.Milat yıllarına gelinene dek büyük ölçüde Etrüks etkileriyle gelişen Roma mimarlığı M.S. 1.yy içinde yeni bir yönelim içine girmiştir.Yeni yapı biçimleri oluşturmuşlar,yeni taşıyıcı sistemler geliştirmişler ve yeni malzemeler kullanan Roma mimarları Yunan mimarlığının hemen hemen tek bir yapı tipinden (tapınaktan) ibaret olan yapı repertuarını geliştirmişlerdir.Yunan Agorası daha da geliştirilerek Roma kentlerinin merkezlerinde yer alan ve çevresi önemli kamusal yapılarla kuşatılmış Forum şeklini almış amfi tiyatrolar ve hamamlar yapılmıştır.Özellikle geliştirdikleri yeni planlar ve strüktürler (kemer,tonoz,kubbe gibi taşıyıcı sistemler) ileriki yüzyıllarda da izlenecek bir tutumun ilk örnekleri olmuştur.Tümüyle yeni yapı türleri oluşturmanın dışında Yunandan alınan tiyatro gibi bazı yapılarda yeni bir plan şemasına kavuşmuşlardır.

Heykelde Roma özellikle portre alanında önemli ürünler vermiştir.Roma portreleri gerçekçilikleriyle Yunan sanatından ayrılırlar.Diğer heykel ürünlerinde ise Roma heykelcileri Yunan kopyaları üretmenin ötesinde pek az ürün vermiştir.Buna karşılık Roma rölyefleri özgün eserler olarak değerlendirilebilir.

Roma resim sanatının örnekleri olarak ancak duvar resimleri ve mozaikler gelebilmiştir.Ahşap panolar üzerine bir tür tablo yapıldığı bilinmesine rağmen çağımıza ulaşabilen bu tür bir resim yoktur.Öteki örneklerde ise (duvar resmi ve mozaikler) mimari çevre betimlemeleri,peyzajlar,mitolojik sahnelere ve günlük yaşam sahnelerine dek her tür konunun genellikle gerçekçi bir tutumla işlendiği görülür.Roma resim sanatı hakkındaki bilgiler daha çok evlerden ve mezarlardan ediniliyor.Roma resimlerinde figürlü panolar, figürlü-figürsüz manzaralar,natürmortlar (cansız doğa resimleri) ve portreler yer alır.Bu resimlerin kaynaklarının Roma heykelinde olduğu gibi çoğunlukla eski yunan resimlerinde olduğu bilinmektedir.Fakat Roma’da uygulanışları,teknikleri ve perspektif kuralları Roma sanatına özgüdür.

Roma sanatı genelde her alanda Yunan sanatından etkilenmiş ve Yunan sanatını taklit işine girişmiş;ancak bunu yaparken kendi niteliklerini de yansıtabilmiştir.Günümüze gelemeyen Yunan heykelleri Romalı sanatçıların taklitleriyle günümüze ulaşmıştır.Yalnız bir farkla, Roma sanatı özellikle portre alanında önemli bir ayrıcalığa sahip olduğu şüphesizdir.Resim sanatında figürler Yunan kaynaklı olmasına rağmen kompozisyondaki düzene Roma anlayışı egemen olmuştur.Romalı ressamlar perspektif ve mekan sorunlarıyla çok yakından ilgiliydiler.Bu bakımdan resimlerdeki derinlik izlenimleri onların bir buluşu sayılabilir.Çizgi ve hava perspektifi yönünden bütün sorunları çözümledikleri söylenemese de, mekan hayalini ustaca kurguladıkları kuşkusuzdur.

Roma sanatçıları kendilerine özgü ışık gölge dağılımlarıyla belirlenmiş Empresyonist bir üslup sergileyen,figürlerde ansal ifadelerin yer aldığı özgün eserler yapmışlardır.Küller altındaki Pompei’nin gün ışığına çıkarılması neticesinde Roma resmi hakkında önemli bilgiler edinilmiştir.Bazı resimlerde açık seçik,kesin çizgi ve renk Klasizmine bir dönüş gözlenir.Sonrasındaki resimlerde ise Empresyonist eğilimler karşımıza çıkar.

Mozaik resim ve süsleme geleneği Roma resim sanatı ile bağıntılıdır.Örneklerine Pompei’de rastladığımız örnekler küp biçiminde renkli küçük taşların dizilmesiyle yapılmış ve bu teknikle de Yunan resimleri kopya edilmiştir.Mozaik resimlerinin en ünlüsü M.Ö. 4.yy’da yapılmış bir Yunan resminin kopyası olduğu tahmin edilen ve Pompei’de bulunan İskender mozaiğidir.M.S. 2. ve 3.yy’larda mozaik sanatında göz yanıltıcı perspektifle yapılmış manzaraların yanı sıra geometrik düzenler arasına serpiştirilmiş figürler ve süsleme motifleri yaygındır.M.S. 4. ve 5.yy’lara kadar uzanan geç roma devrinde ise figürlerin kaynaştığı büyük düzenler meydana getirilmiştir.Roma mozaik sanatı erken Hıristiyan ve Bizans sanatını da etkileyerek çok kullanılan bir tekniğinde öncülüğünü yapmıştır.Roma mozaik sanatının zengin örneklerine Hatay’daki Antakya müzesinde görmek mümkündür.Bu örneklerde genellikle mitolojik konular ve av sahneleri betimlenmiştir.

 


GOTİK SANAT

 

 

            Avrupa kıtasının değişik bölgelerine göre değişik tarihler gösteren bu üslup 12.yy başlarında Fransa’da kendisini göstermiş olup,15.yy sonlarına ve hatta 16.yy içlerine kadar önemini korumuştur.

 

         Gotik,sivil ve dünyevi bir görüntüye bürünerek,manastırlar ve güçlü dini çevrelerin dışına taşmış toplumsal özellik gösteren dini bir sanattır.

 

         Gotik sanata yön veren kişilerin din adamı kökenli olmasına rağmen,sanatın gelişmesine olanak tanıyan ortam şehirli tüccarlar ve sanatkarların ağırlık kazandığı şehir ve kasaba kurumlarıdır.

 

         Yapılan eserler şehirli gurupların ve şehirlerin gücünü gösterir.

 

         Gotik sanat kilise ve manastırlardan çok milli kimliklerini kazanmaya başlayan krallıklar ve şehir cumhuriyetlerinin sanatıdır.

 

         Gotik sanat ortamının etkin sanat kolu mimaridir , bu eserlerle şehirli gurupların ve toplumların inancını ve gücünü gösterirken, kilise dinin ilham kaynağı olma amacındadır.

 

         Gotik sanatın bütün kollarında dikkati çeken en çok bilinen özelliği yukarı doğru uzunlamasına gelişme eğilimi gösteren formların kullanılmış olmasıdır.

 

         Karmaşık ve dolaşmış doğal biçimlerden yola çıkılarak elde edilmiş zengin bir süsleme tarzına sahiptir.

 

         Gotik üsluptaki heykeller üç boyutlu,uzama eğilimiyle hemen fark edilen bakımsız formlar halindedir.

 

         Bina ile bağımlı olduğu halde heykeller,kendilerine ait konuyu içerir.

 

         Vitray önemli yer tutar.Geniş açıklıklar vitrayla süslenmiş pencerelerle kaplandığı gibi renkli ışıklarla kişiler üzerinde etki yapılmak istenmiştir.

 

         Resim sanatı kitap resmi olarak başlamış,dinin gücü ve feodalitenin ortadan kalkmasıyla şehirleşme ve yeni toplum şartları resimde de etkisini göstermiştir.

 

 

1200 yıllarında yuvarlak kubbeli Romanesk tarzı,yerini sivri kubbeli Gotik tarzına bıraktı.Bu tarz,ortaçağ sonlarına kadar sürdü.Sivri kubbe yapımının bulunuşu,mimarlıkta büyük bir değişikliğe ön ayak olması nedeniyle önemlidir.Sivri kemerler,bir kare içinde karşılıklı olarak bağlandıkları zaman, bir kubbe inşa edilmişçesine güç ve sağlamlık kazanıyordu.Gotik mimarlıkta bu değişiklik,tonoz yapımında büyük bir başarıydı.Kemer ayakları arasındaki en geniş açıklıkların desteklenmesi sorunu böylece çözümlenmiştir.

Gotik tarzı adıyla gelişen bu yöntem,pek çok alanda yenilikler oluşturabilecek bir ortam getirmişti.Aynı dönemlerde Hıristiyan Kilisesini esinlendiren yeni bir görüş,paralel olarak gelişiyordu.1200 yıllarına dek,tıpkı Bizans İmparatorluğunda olduğu gibi,Romanesk Mimarlıkta da anlatım tümüyle Tanrının ve Kilisenin gücü üzerinde toplanmıştı.Hz.İsa,tek kanun yapımcısı,tek yargıç kabul ediliyordu.Buna uygun olarak sanatta katı,ağırbaşlı bir üslup içinde gelişiyordu.Ama yeni Gotik tarzının yerleştiği dönemlerde Aziz Francis,Hz.İsa’nın insanların kardeşi olduğu görüşünü açıkladı.Herkesin  Tanrının çocukları olduğu savını ortaya attı.Onun güneşi ve ayı,rüzgarı ve yağmuru, kuzuyu ve kurdu anlatan öğretisinde,tüm yaradılışın mutlu bir aile oluşturduğu inancını yaydı.Hz.İsa’nın alçak gönüllülüğü,sevecenliği kadar özverisi onu insanoğluna çok yakınlaştırdı.Bu,Hıristiyan dünyasında gerçek bir devrim olmuştu.İnsanlar tarafından çabucak benimsendi.Yeni duyguların ve heyecanların anlatımı için yeni gelişen gotik tarzı ve payanda yöntemi hazır bekliyordu.Yeni katedral ve kiliselerde eski katılıktan iz kalmamıştı.En mütevazi kiliselerde bile bir hareket,bir canlılık göze çarpıyordu.Gotik tarzda kiliseler göğe yükselen ağaçlar gibi bitiyordu ve artık bu koskocaman kiliselerin ana kubbeleri bile taştan kemerlerle yapılabiliyordu.Mimarlıkta bu usta Gotik tarz,Hıristiyan dininin yeni heyecanını özgürce anlatabilmesi için büyük olanaklar sağlamıştır ve Gotik örnekler,taş yapıların en övünç vericisi olmuştur.

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Sanat Severlerin Buluşma Mekanı

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Arkadaşlar

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:2
| Sonraki Sayfa